Son günlerde iktidarın kendi tabanı sayılabilecek dindar muhafazakar gruplara da dokunmaya başlaması (en son BİSAV'a kayyum atanması) iktidarın otoriterleştiği yorumlarını tekrardan gündeme getirdi.
Bir otoriterleşme olduğu kesin, fakat kendi adıma ben bu durumu bir kişiyle ilgili, hatta iktidar gücünü elinde tutanlarla sınırlı bir duruş olarak görmüyorum. Dindar muhafazakar kesimin genelinden de destek alan bir duruş bu bana göre.
Dindarların otoriterliği tek tercih olarak gördüğünü düşünmüyorum, fakat bence bir kafa karışıklığı içerisindeler demokrasi, insan hakları, kadın hakları gibi konularda ve bu da bu konularda ahlaki olarak tutarlı bir tutum geliştirmelerine mani oluyor. Başka şartlarda daha demokratik bir duruşları da olabilirdi (nitekim geçmişte oldu da) ama bu kafa karışıklığı nedeniyle siyasi ve dini liderler otoriterliği tercih ettiğinde buna da bir itirazları olmuyor.
İşin konjonktürel kısımları bir yana, ben burada mevcut İslam anlayışının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum; nitekim bunun örneklerini İslam dünyasının dört bir yanında da görüyoruz. Geçmişte uzun süre bunun tersini savunmuş olsam da geldiğimiz noktada artık açıktır ki bizim geleneksel İslam anlayışımız demokrasiyle, çoğulculukla, insan haklarıyla, kadın haklarıyla uyumlu değil.
Bu noktayla yüzleşip bir çözüm üretmemiz lazım Müslümanlar olarak. Bugünkü durum şu bana göre. Dindarlar ne şiş yansın ne kebap anlayışıyla gidiyorlar. Bir yandan ahlaki üstünlüğü ellerinde tutmak istiyorlar. Mesela elçilikte kıtır kıtır gazeteci kesildiğinde bunun İslam'la Müslümanlıkla alakası yok gibi tepkiler veriyorlar. Fakat çoğulculuğa, demokrasiye, insan haklarına, kadın haklarına saygıya gelince bu sefer bunlara da karşı çıkıyorlar. Oysa Mısır'da İran'da olduğu gibi demokratik hakkını kullanan insanların üzerine ateş açılıp yüzlercesinin hatta binlercesinin öldürülmesi de gazetecilerin öldürülmesi de bu tercihin doğal ve zorunlu sonucudur. Demokrasiye insan haklarına saygılıyım dediğiniz anda artık halkın geleneksel İslam anlayışına ters kararlarını, mesela ateist bir yöneticiye ve onun İslam'a ters kararlarına tabi olmayı kabul etmişsiniz demektir. Kabul etmiyorsanız halk dindarların inançlarına uymayan tercihler yaptığında (ki eninde sonunda böyle bir tercihi olacaktır halkın; zira hiçbir toplum sadece inançları ile hareket etmez konjonktürel rüzgarlar, propagandalar, ekonomik sorunlar gibi pek çok faktörden etkilenir), bunu engellemek için elinizde baskıdan ve şiddetten başka bir yol yok benim gördüğüm kadarıyla (var olduğunu düşünen varsa anlatsın). Ve baskı ve şiddet 2020 yılında ahlaksızlık olarak görülüyor. Ayrıca şiddet şiddeti doğuruyor ve taraflardan birisi mutlak olarak hakimiyet sağlayamıyorsa iç savaşlara, yıkılmış ülkelere neden oluyor ve sonuç olarak bugün İslam dünyasında gözlemlediğimiz tablo çıkıyor ortaya.
Açmazımız budur. Müslümanlar olarak bir yandan sürekli şiddetle, baskıyla, iç savaşlarla anılmak istemiyoruz, ahlaki üstünlüğü kaybetmiş olmaktan dolayı utanıyoruz. Diğer yandan demokrasinin, çoğulculuğun, insan haklarının gereklerini de inançlarımızla çelişkili buluyoruz ve onları da içimize sindiremiyoruz (mesela ateist ve gay bir kişinin başkan seçilmesini düşünelim).
Bu noktada imdada post olgusalcılık yetişti son yıllarda. Dünyanın her yerinde yaşanmakta olan gerçekleri eğip bükerek algıları, kabulleri, inançları gerçek olarak gösterme mahareti sayesinde bu çelişkilerle yüzleşmeden, hatta bu iki tutum arasında tam olarak bir tercih yapma zorunluluğu hissetmeden hem en demokrat, en insan haklarına saygılı biziz denirken, aynı zamanda en otoriter, en baskıcı tutumlara destek verilebilmektedir.
Fakat sadece algı yönetimine dayalı bu yöntemler yaşadığımız bu krizi belki bir süreliğine gizleyebilse de herkesin herkesle temasta olduğu global dünyada geleneksel İslam’ı rasyonel ve ahlaki olarak savunulabilir bir hale getiremez. Belki haşa Allah'ı arkanıza asker yazmış gibi nefsinizin hangi emrini yerine getirirseniz getirin Allah benim yanımda diye inanabilirsiniz ve sizi eleştirenleri de Allah benim yanımda sana bir şey anlatmak zorunda değilim diyerek ciddi bir tartışmaya girmeden geçiştirebilirsiniz (ilginçtir bu coğrafyada birbirini boğazlayan çeşit çeşit grupların hepsi de Allah'ın kendilerinin yanında olduğuna inanıyor). Çok eleştiren gazeteciyi konsoloslukta kesebilir veya hapse atarak susturabilirsiniz. Fakat gün gelir kendi çocuklarınıza rasyonel bir şekilde niçin biz doğru yoldayızı anlatamazsınız ve çocuklarımız deist oluyor, ateist oluyor diye hayıflanırsınız (veya eğer ateist olan sizin çocuğunuz değilse bunu da inkar ederek içinizi rahatlatırsınız).
Kısaca dünyanın dört köşesindeki insanlara bir mesajı olabilecek bir İslam'ın şiddetle, baskıyla hesaplaşması, adalete, ahlaka sahip çıkması gerekiyor. Ve adalet ve ahlaka sahip çıkmak demokrasiyi, insan haklarını, kadın haklarını savunmaktan geçer. Size karşı kurulmuş hiçbir komplo, ulaşmaya çalıştığınız hiçbir ulvi amaç insanların hakkını yemenin, baskının, şiddetin gerekçesi olamaz. Allah'a rağmen Allah için anlayışı “fetö”cülerin (yapının örgüt kısmı) anlayışıdır (içki içerek Allah rızası için orduya sızmak gibi). Allah insanlardan iktidardan düşerseniz, acınacak duruma gelirseniz, zulme uğrarsanız cehenneme atarım sizi o yüzden acımayın demiyor mesela. Bu belki İsrail'in anlayışı olabilir ama bir insan Allah'a inanıyorsa, ahiret gününe inanıyorsa siyaseten kaybetmek, zulme uğramak, haksızlığın, adaletsizliğin gerekçesi olamaz. Ama onlar da şunu yaptı, ben yapmasam onlar bana yapacaktı, onlar gelirse kim bilir neler yapar diyemez. Mazlum olur ama zalim olmaz. Meşru dairede mücadelesini verir gerisini Allah'a bırakır. İktidarı Allah rızası için istiyorsa uğraşır kazanır, kaybederse meşru dairede yeniden uğraşır kazanırsa kazanır kazanamazsa mücadelesini verir çekilir (iktidar amaçtır demiyorum ama bir Müslüman da kendine bunu yol seçtiyse yapması gereken budur). Orduya, yargıya girmesi gerektiğini düşünüyorsa meşru yollardan uğraşır giriyorsa meşru dairede işini yapar. Sokmazlarsa içki içeyim insanları kandırıp gireyim ve beni almayanlara komplo kurayım demez.
Belki bazılarınız sen de çok safsın kardeşim diyecekler ama belki de artık biraz da şark kurnazlığını bırakıp saf olmanın zamanı gelmiştir de geçiyordur. Belki de harp hiledir demekten, tüm komploları çözecek cinlikte olmaktan, politikayla yatıp kalkmaktan kirlendik bu kadar. Belki de Müslümanların insanlığa mesajı saflıkları, iyi niyetleri, dürüstlükleri, ahlaktan taviz vermemeleri olmalıdır. Değilse Tayland’daki fahişeye, Meksika'daki uyuşturucu satıcısına, Londra'daki bankere başka ne anlatacağız? Gazetecileri keserek, milletin yatak odasını kasete alarak, soru çalarak, barışçıl göstericileri binlerle öldürerek, camiden çıkanları otomatik silahlarla tarayarak, pazar yerinde canlı bomba patlatarak nasıl üst akılların tüm komplolarını boşa çıkardığımızı mı? O zaman dünyadaki tüm bu insanlar ne güzel insanlar bu Müslümanlar kendilerine kurulan tüm komploları boşa çıkarıyorlar, acınacak duruma düşmüyorlar, herkese boyun eğdiriyorlar mı derler?
Müslümanlar olarak şu soruyu sormalıyız kendimize demokrasiyi, modern hukuku, insan haklarını, kadın haklarını, çoğulculuğu kabul etmemek için ödediğimiz tüm bu bedellere değiyor mu?
-Ahmet Şeker