17-25 Aralık sürecinde 33 yaşında 2 çocuk babası bir adamdım. Ve hizmet hareketinin içinde aktiftim. Devlet kurumunda çalıştığım halde, mesaim dışında kalan vakitlerde, Allah rızası için koşturuyor, kendimce insanlık, milletim ve ahiretim adına hiçbir karşılık beklemeden hizmet ediyordum. Birçok insanında yaptığı gibi anne-babamı, ailemi, çocuklarımı, akrabalarımı ihmal ediyor, kendimce fani ömrümü Ahiret sermayesi yapıyordum. Hizmetin tabanı sayabileceğim çok güzel insanlarla teşriki mesaim oldu. Ülke sevdalısı bu insanların ekser çoğunluğunun tertemiz vatanperverler olduklarına şahitlik ederim. Herkesin istidat ve kabiliyetleri elbette bir değildi, ama sevmediklerimin bile niyetlerinin samimi olduğunu düşünürdüm hep. Zaten bu yüzden bu güzel insanlarla birlikte hizmet etmeyi seçtim.
Dediğim gibi yolsuzluk operasyonlarının olduğu dönemde de hizmet içinde aktiftim. Ama Hizmetle olan gönül bağımın kopmaya başladığı süreç de bu dönemde başladı. Ama o sıralar maalesef bunu idrak edemedim. Ancak Hizmetle bağım koptuktan, tabiri caizse hizmetin etki alanından çıktıktan sonra bu manipülasyonları fark edebildim. Çünkü değişik vesilelerle öyle bir manipüle edildim ki, net bir şekilde ülkeyi idare edenlerin insani zaafları yüzünden şantaja teslim olduklarına, ülkenin istihbaratına kadar İran ajanlarının sızdığına, ülkenin resmen çapsız, hırsız ve namussuz idarecilerimiz tarafından dış güçlere teslim edildiğine inandırıldım. 12 yaşında hizmetle tanışmış biri olarak güvendim abilerime. Yalan söylemezler, kul hakkına girmezler, doğrudan asla şaşmazlar, her daim ülkemiz ve milletimiz adına doğru şeyi yaparlar diye düşündüm. Zaten sıkıntı da tam işte bu noktada başladı, çünkü inanıp, güvendiğinde artık sorgulamıyorsun. Ben de çok sorgulamadım. Belli bir mantık çerçevesinde anlatılan, ülkemiz elden gidiyor hikayelerine, izlettirilen videolarla, dinlettirilen ses kayıtlarıyla, yapılan sohbetlerle, şek ve şüphesiz bir şekilde inandım. 20 yıldır tanıdığın, yalan ve yanlıştan uzak olduğuna inandığın birinin sana anlattıklarına inanmaz mısın? Elbette inanırsın, ben de inandım.Bunca şeyden sonra hala bir gün gerçeklerin ortaya çıkıp, Ak partililerin, hizmet erlerine yaptıkları zulümlerden utanacaklarına, hapistekilerin çıkıp, sürgündekilerin döneceğine inanan binler gibi ben de o zaman inandım. Halbuki kendimi akıllı zanneder, kimseye eyvallah etmezdim. Yanlış gördüğümü söyler, zorlamayla iş yapmazdım. Ama inanır, güvenirdim, yıllardır insanlık ve ülkem için güzel şeyler yaptığını düşündüğüm abilerime…
Hakan Fidan'ın İran ajanı olduğuna, kod isminin Emin olduğuna inanmam için Youtube da dinlediğim bir ses kaydı yeterli oldu örneğin. Ya da öncesinde İzmir casusluk davasında 357 kişinin ülkenin sırlarını yabancı ülkelere sattıklarına inandırıldım. Amerika ve Rusya arasında yarım asır devam eden soğuk savaş yıllarında bile ancak 40-50 casus yakalandığını bilmeden, sadece bir operasyonda 357‘sinin birden yakalandığına inandım. Ve maalesef daha neler, nelere inandım. Kabine üyelerinin yarısının İran’da, Ukrayna’da metresleri olduğuna, evlilik dışı birlikteliklerinin olduğuna, bu birlikteliklerin Ergenekoncular tarafından kayda alındığına ve bunlarla Hükümet üyelerine şantaj yapıldığına inandırıldım. Bunun yansıra Hükümetin insafsız ve hoyrat tavrını da görünce, bu yalanlara inanmakta çok da zorlanmadım. Çünkü Hükümet cenahının yürüttüğü iftira ve şeytanlaştırma kampanyaları o kadar akıldan uzaktı ki, ister istemez yıllardır dürüstlüğüne şahit olduğum insanların yanında saf tuttum.
Halbuki bana, kardeşim bunlar yolsuz-hırsız adamlar, çalıp-çırpıyor milletin malını yağmalıyorlar, memlekete zarar veriyorlar deselerdi de ben zaten ikna olurdum. Safımı değiştirmez, gemiyi ilk terk edenlerden olmazdım, memleketim için elimden gelen mücadeleyi yapardım. Ama resmen yalan, iftira ve dedikodularla binlerce insan gibi beni de manipüle ettiler. Aslında adam yerine koymadılar, kıymet vermediler, ciddiye almadılar. Ne de olsa o gün biz, Ak parti aya giden üç şeritli otoban yapacak denilse inanacak bugün ki Ak parti seçmeni gibiydik. Ne denirse inanıyorduk. Nasıl bugün Ak partililer A Haber ile uyutuluyor, kandırılıyorsa, bizde o gün başka televizyon ve haber kanallarıyla uyutuluyorduk.
Vallahi niyetim yazdıklarımla kimseyi kırmak dökmek değildir. Yalnızca hakikati ifadedir. Başkaca hesabım inanın yoktur. Bulunduğum yerde azda olsa Hizmetten insanlar var. Tertemiz, güzel insanlar. Ama onlarla bile bunları konuşmanın imkânı yok. Konuşunca hain, ajan damgası yemek kuvvetle muhtemel. Zaten kimsemiz yok bu gurbet ellerde, bir de bu güzel insanları kaybetmeyeyim diye sustum hep. Hocalarına anlattım, ama baktım, anlayış hiç değişmemiş, değişeceği de yok. Gel diyorlar sadece, ama lütfen konuşma. Bak biz şeytan taşlıyoruz, sende bizimle taşla. Bu kadar mağduriyetler yaşanırken şimdi konuşmayalım diyorlar.
Ak parti zihniyetinden farkı yok bunun aslında, itaat et, itiraz etme. Ya bizdensin ya da hainsin. Çokları rahatsız aslında bu durumdan, ama birçoğu mecbur bu insanlara, çünkü kimi-kimsesi yok çoğunun, kaçıp geldiği ülkede, dil bilmez, yol bilmez, yordam bilmez. Benim gibi dünyalık her şeylerini kaybetmişler, hatta bazıları eşlerini, çocuklarını bırakıp gelmişler. Çaresizlikten yine bir arada durmak zorundalar. Asla yadırgamıyorum, onlar akılla hareket etmenin gereğini yapıyorlar elbette. Ben içeride yatan masumları, ailelerini, iş bulamayan, aş bulamayan mağdurların ağırlığını hissediyorum vicdanımda ve elimden geleni yapmaya çalışıyorum onlar için, hiçbir şeyi olmayan bir insan olarak. Giden dünyalıkların, çektiğimiz sıkıntıların zerre miktar değeri yok gözümde, Rabbim günahlarımıza kefaret sayacaksa aler-re'si-vel-ayn kabulümdür. Rabbime karşı hiçbir itirazım yoktur. Başımıza gelenler kaderin tecellisidir. Kadere teslimiyetim ise tamdır.
Birilerine göre, bir zamanlar Hizmet için koşturan benim gibi insanlar, artık Hizmet’e ayak bağı oluyorlar. Çünkü susmuyor, soru soruyor, cevap arıyorlar. Birileri ise hiçbir şey olmamış gibi davranmamızı bekliyor. Maalesef bu yönetici tayfasının, uzun süredir ayağı yere basmıyor, gerçeklikten uzak, rüya ve hayallerin peşinden gitmeyi tercih ediyorlar. Bizim de ağzımıza gem vurup susturmayı, gösterdikleri istikamete itirazsız yürümemizi bekliyorlar. Ama inanın nafile bir bekleyiş bu, ba’de harabil Basra, artık güven kalesi yıkıldı, tozları rüzgarla savruldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz, olamaz. Aynen bir zamanlar hapisteki masumları her ay dışarı çıkacaksınız müjdeleriyle kandırdıkları gibi şimdi de kendilerini kandırıyorlar. O masumların nafile bekleyişlerinin hüsranla neticelendiği her bekleyişin sonunda, ruhlarında yaşadıkları yıkımı, yalanlarıyla binlerce insanı perişan eden bu vicdansızlarda er-geç yaşayacaklar. Aslında hizmetteki problemleri, kaliteli insan sayısındaki düşüşe bağlardım hep. Ama artık sorunun çok daha köklü ve felsefik olduğuna, meselenin sosyolojik ve etik derinliklerinin bulunduğuna inanıyorum.
Şimdi ne mi yapıyorum? Sürgünde, Hizmetten ve Ak partiden uzak bir hayat yaşıyorum. Gönlümde yanlış bir şey yapmamış olmanın huzuru, kafamda saçma sapan yalanlara inanarak hakkına girmiş olabileceğim insanlardan nasıl helallik alabileceğim hususu, dualarımda ise memleketime dönme ümidiyle..
Not:Hapishanelerdeki binlerce günahsız tutsağı, Ak partinin zalimlik, rezillik ve hırsızlıklarını, Meriç’te Ege’de çoluk-çocuk boğulup yiten masum insanları, 15 Temmuz tezgahında kafaları kesilerek öldürülen fidanları ve O çocukların katillerini, yazının insicamı açısından yazmayı uygun görmedim. Yoksa Ergenekon diye bir derin yapının (adı başka bir şey de olabilir) mevcudiyetine, rüşvet ve yolsuzluk iddialarının doğruluğuna, memleketin diktatörlükle yönetildiğine, zulmün ayyuka çıktığına, Akıncı’da yakalanan sivillerin arsa bakmaya gitmediğine inandığım gibi inanıyorum.
Murat